28 Ağustos 2016 Pazar

15 Temmuz Destanı

15 Temmuz şehitlerini rahmetle, gazilerini minnetle anarak başlayalım söze. Rabbim, 100 yılda bir yaşanacak bir musibet verdi, bu millet o musibet içerisinden muhteşem bir hikâye çıkardı. 60 darbesinde evinden çıkmayan, 80 darbesinde perdenin ardından sokağa bakan, 28 Şubat’ta dişlerini sıkan bu millet, 15 Temmuz akşamında “hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım/ kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım” diyerek eşine az rastlanır bir destana imza attı. 15 Temmuz akşamı, karanlığın en koyusunu yaşamaya hazırlanırken, aydınlık bir sabaha ulaşmamızı sağlayan rabbime sonsuz şükürler olsun.

Darbe söylentisinin ilk duyulduğu anda sosyal medyadan tepkisini veren, darbeye karşı restini çeken, abdestini alıp Türk bayrağıyla sokağa çıkan milyonlar, hepimizi bu topraklar adına bir kez daha umutlandırdı. Bu toprakların dedelerinden, ninelerinden, kadınlarından, erkeklerinden, çocuklarından umudunu kesen her kim varsa, 15 Temmuz akşamında hakikatin bambaşka bir tezahürü olduğunu gördü. İlk gecede hiç düşünmeden kararını bu milletten, bu topraklardan, bu ülkeden yana yapanlarla; sonrasında havayı koklayıp, işi garantiye alıp asayiş berkemal olunca meydana çıkanlar arasında dağlar kadar fark olduğunu hiçbir zaman unutmayacağız. Darbecileri durdurmak için canından, malından vazgeçenlerle sonrasında bunun edebiyatını yapanları, bunun cakasını satanları, bunun sefasını sürenleri aynı kefeye koymayacağız. 15 Temmuz akşamında darbe haberini alır almaz üstünü bile değiştirmeden pijamasıyla sokağa çıkıp ilk gördüğü tankın önüne yatanlarla, kurşunlara aldırmadan yürüyenlerle, o gece evinden dışarı adım atmayıp saklananları bir tutmayacağız.

15 Temmuz akşamında tüm Türkiye tek bir sloganla yankılandı: Ya Allah, Bismillah, Allahuekber… Darbe girişiminin ilk saatlerinde tavrını açıkça bu milletten yana koyan Devlet Bahçeli sayesinde ülkücü camia, sokaklarda darbecilere karşı en önde saflarda yer aldı. Üç hilalli bayraklarıyla, kurt başı el işaretleri ve dillerinde Ya Allah, Bismillah, Allahuekber sloganlarıyla bu ülkenin karanlığını aydınlığa çevirmede başrolü oynadılar. Bu duruşlarını hiçbir zaman unutmayacağız. “Vatanseverlik nedir?” sorusunun cevabını ete kemiğe büründürdüler. Zor zamanda konuşmanın önemini hatırlattılar. Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır sözünü hayata geçirdiler.

O akşam en ön safta yer alıp, tanka, silaha, bombaya karşı ülkesini savunanlar arasında Saadet Partisi’nden yiğitler de vardı. Ve onlardan 15’i darbecilerin kurşunları ile şehit düştü. Belki daha o akşam haberleri izlerken Ak Parti’yi, Erdoğan’ı eleştirmişlerdi ama darbe yapılacağını haber alır almaz parti rozetlerini bir kenara bırakıp meydanlara atıldılar. Onlar, 28 Şubat’ta bu millete yapılanın aynısının hatta daha fazlasının 15 Temmuz sonrasında yapılacağını bildikleri için çıktılar sokaklara. O dönemde Erbakan yalnız bırakılmıştı, bugün de Erdoğan aynı akıbete uğramasın diye kurşunlara siper oldular. Milli Gençlik Vakfı’nda, Anadolu Gençlik Derneği’nde öğretilen vatan sevgisinin, bayrak sevgisinin, ümmet bilincinin gereğini yerine getirdiler.

Şimdi temizlik zamanı… Bir yandan şehitlerimizin aziz hatıralarını yâd edeceğiz bir yandan da ülkemizi bu FETÖ’cü hainlerden tek tek temizleyeceğiz. TSK içerisinde yuvalanan, emniyete, yargıya, diğer önemli kurumlara çöreklenen bu yapı, buralardan bir daha geri gelmeyecek şekilde sökülüp atılmalı. Bu yetmez. TSK başta olmak üzere tüm kurumların tertemiz, ferah, şeffaf ve emin kalabilmesi için buraların tamamen, ardına kadar millete açılması gerekiyor. Bu milletin çocukları hiçbir sınırlamaya uğramadan, hak ettiği şekilde bu kurumlarda yerini almalı. FETÖ gibi sinsilerin bu kurumlara sızmasını engellemek için bu kurumlar milletin tüm ferdine açık olmalı. Bu ülkenin çocukları, bu iklimin çocukları, bu toprakların çocukları buralarda özgürce ve kendi benlikleriyle yer almalı. Bu kurumlar; ezandan, saladan, camiden, mehter marşından, tekbirden, başörtüsünden korkanlara değil, bunlar için canını verecek olanlara açılmalı. Bu kurumlarda halkına tepeden bakanlar değil, halkıyla omuz omuza olanlar istihdam edilmeli. Askerle milleti buluşturun, bu iki değeri bir birine kavuşturun. “Rütbe omuzda duran değildir, yürekte olandır” anlayışıyla hareket edenleri baş tacı edin. Karanlık odaklara, kökü dışarda olanlara hizmet edenlere değil, bu millete hizmet edecek insanlara makam mevki, rütbe verin.

7 Şubat 2012’de Mit Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması ile başlayan, Haziran 2013’deki Gezi Kalkışması ile alenileşen, 17-25 Aralık ile keskinleşen savaş, inşallah, 15 Temmuz 2016’da yepyeni bir merhaleye evirilmiş oldu. 40 yıl boyunca bu ülkeyi, bu ülkenin kurumlarını saran şer şebekesi son kalkışması ile intihar ettiğini cümle âleme gösterdi. Mücadele bitmedi, kıyamete kadar devam edecek. Bundan sonra daha uyanık olacağız. Feraset sahibi olacağız. Her mevzuda kılı kırk yaracağız. Kimseye aklımızı kiraya vermeyeceğiz. Her “Allah” diyene kul köle olmayacağız. Her bebek yüzlüye kanıp, benliğimizi her koşulda ona teslim etmeyeceğiz. Soracağız, sorgulayacağız.
Bu darbe girişimi ile bir şeyi de kafamıza mıh gibi çaktık; bundan böyle oğullarımızı, kardeşlerimizi, yeğenlerimizi askere gönderirken onlara şunu söyleyeceğiz: Eğer sizi darbe yapmak için, millete kurşun sıkmak için zorla sokağa çıkarırlarsa, ilk fırsatta üniformanı çıkar ve halkın arasına karış...

  

22 Nisan 2016 Cuma

Herkesin bir derdi var durur içerisinde

Yaş akar gözüm sızlar /Ne kalır gerisine /Herkesin bir derdi var /Durur içerisinde... Volkan Konak’ın en bilinen, en hüzünlü şarkısından bir dörtlükle girdim yazıya. Annem çok severdi bu şarkıyı. En çok da “herkesin bir derdi var durur içerisinde” mısrasını mırıldanırdı. Eminim bu şarkının tamamını baştan sona hiç dinlemedi. Şarkının neyden bahsettiğini dahi bilmiyordu belki de ama bu mısra onun için çok şey ifade ediyordu. Canı bir şeye sıkıldığında, birine hüzünlendiğinde “herkesin bir derdi var durur içerisinde” derdi, susardı.


Nedense benim de dilime takılır bu şarkı. Bir nevi annemden miras… 15 Mayıs akşamı hastaneye kaldırdık annemi. Üçüncü felcini geçirdiğini bilmiyorduk. “Bana bir şey oluyor” dediğinde, kardeşimle birlikte koluna girmiştik bile. Annemden duyduğum son cümle babamın adı oldu; “İbrahim bana bir şey oluyor” dedi, sustu… Ağzı kapandı, gözleri kapandı, bilinci kapandı. Hastaneye yatırdık. 45 gün boyunca hiç değişmedi durumu. Bilinci hep kapalıydı. Konuşmadı. Duymadı. Bir “ah” bile demedi. Her Pazar ziyaretine gittiğimde bir bebek gibi yatışını izler, ağarmış saçlarını okşar, ellerinden öper, yanaklarını sever dönerdim eve… Yaş akar gözüm sızlar /Ne kalır gerisine /Herkesin bir derdi var /Durur içerisinde...

Takvim yaprakları Haziran’ın 30’unu gösterdiği günün sabahı, yoğun bakımdaki 46. gününde hastaneden arayıp “annenizin durumu kritik” dediler. Biz hastaneye varana kadar gitti annem… Helalleşemeden… Dertleşemeden… Son nefesinde yanında olamadan… İnsanın annesi ölünce, ne diyeceğini bilemiyor. Ne düşüneceğini. Ne hissedeceğini. Ne yapacağını… Anneler evlatlarını dünya hayatında her şeye hazırlıyor da, bir bu veda’ya hazırlıksız yakalanıyor evlatlar. Yapayalnız kalıveriyor insan. “Çektiği acılar günahlarına kefaret olsun” diye ağlıyorsun sadece. "Günahlarını görmesinler, yaptığı iyi amelleri hatırlasınlar. Ahiret yurdunda hiç zahmet çekmesin" istiyorsun. Kusurları örtülsün, günahları dökülsün, yanlışları silinsin istiyorsun. Yoksa ötesini yüreğini kaldırmayacağını iyi biliyorsun.

Ertesi gün annemi kendi ellerimle koydum kabrine. Kefen bağlarını çözdüm. Yönü kıbleye dönük kalsın diye, sırtına toprağını ben belerttim. Canından, kanından, ruhundan, kaderinden karıldığım annemi toprağın bağrına emanet ettim. Bir evladın annesine vedası oluyormuş bu. Yaşayınca öğrendim. Sonrasında ne kadar da gitsen yanına, ilk günün vedası bir başka oluyormuş. Sonradan fark ediyor insan. Her hafta sonu gitsem de yanına, her gün biraz daha uzaklaşıyor annem benden. Günler bir bir eskidikçe, hatıralar daha bir ağır basıyor. Toprağa verdiğim ilk günü hiç unutamıyorum... Yaş akar gözüm sızlar /Ne kalır gerisine /Herkesin bir derdi var /Durur içerisinde...



Annem bu dünyadan gideli tam 3 ay oldu. Onsuz 90. günü devirdik. Sancaktar dergisine ilk yazımı yazmak için masama geçtiğimde, aklımda bin tane farklı konu vardı; Suriye’den Mısır’a, R4bia’dan Esma’ya farklı konular için besmele çekmeye niyetlenmiştim. Ama olmadı. Yaş akar gözüm sızlar /Ne kalır gerisine /Herkesin bir derdi var /Durur içerisinde... Mısraları gelip konuverdi dilime. Annem gelip konuverdi hatırıma. Annemi yazmadan başka bir konuya değinmek gelmedi içimden. Eğer kabul ederseniz Suriye’de, Mısır’da, Filistin’de, Afganistan’da, Arakan’da, Doğu Türkistan’da annesini kendi elleriyle toprağa vermek zorunda kalan evlatlar adına yazmış olayım ben yazıyı.

Not I: Bu yazı haftalık Sancak Dergisinin 40. sayısında yayınlandı. (04-10 Ekim 2013)
Not II: Fotoğrafta vefatından 7 ay önce annem ve en küçük torunu oğlum Görkem Çelebi Akbaş.

14 Nisan 2016 Perşembe

Karar gazetesi nasıl gidiyor?

Bir önceki yazımda, çıkan her gazetenin “yeni bir heyecan” oluşturduğuna dikkat çekmiş ve Karar gazetesinin çıkışını da heyecanla beklediğimi yazmıştım. Karar gazetesi çıkmaya başladı ve 40 günü devirdi. Hakkında bir şeyler söylemek için 40’ının çıkmasını beklemiştim, şimdi söyleyebilirim.
İlk çıktığın günden beridir kesintisiz olarak gazeteyi alıp okuyorum. Yayın politikası, habercilik anlayışı, dili ve hitap ettiği kesime davranışı ile “yeni bir yol” denediği çok açık. Refikleri olarak isimlendireceğimiz Yeni Şafak, Akit, Star, Sabah, Türkiye ve diğer gazetelerden birçok konuda ayrılmasını bilen bir tavra sahip. Öncelikle; haberlerinde seviyeli bir dil kullanıyor. Bel altı vuruşlara yeltenmiyor. Kırıcı, yıkıcı ve haksızlık yapıcı bir duruştan ziyade anlamaya, anlaşılmaya, çözüm üretmeye, diyaloğa yatkın bir havası var.
Yayınlanacağı ilk zamanlarda hakkında yapılan olumsuz/ yıpratıcı/ lüzumsuz yaygaraya pirim vermeden yoluna devam etmesi, hatta bu haksız tezvirata cevap bile vermemesini olumlu puan olarak yazıyorum. Umarım bu tavrını devam ettirir ve kimseye laf yetiştirmeye çalışmaz.
Mizanpajı; her ne kadar hayalimdeki gibi Avrupai tarzda olmasa da aydınlık ve iyi çalışılmış olması ile öne çıkıyor. Bu sebeple benden geçer not aldığını söyleyebilirim. Özellikle yazı fontunun çok büyük olmaması, ciddi gazetelerin kullandığı tarzda küçük font kullanılması önemli…

Gelelim köşe yazarlarına… Benim için ve dahi gazete takip eden çoğunluk için bir gazeteyi gazete yapan unsurların başında o gazetenin köşe yazarları gelir. Karar gazetesi de, reklamlarında yazarlarına vurgu yaparak, etkin ve etkili bir yazar kadrosu ile çıkacağını duyurmuştu. Mustafa Karaalioğlu, Yusuf Ziya Cömert, İbrahim Kiras, Etyen Mahçupyan, Beşir Ayvazoğlu, Hakan Albayrak gibi muhafazakâr camianın önemli isimlerini bünyesinde toplayan gazete, bu konuda yeni ve etkili bir merkez olacağını gösterdi. Ancak, günlük bir gazetede her gün en ez 11 yazarın olması gereken kuralını henüz yerine getiremedi. Karar gazetesinde bugüne kadar ortalama günde 7 yazar yer aldı. Bu da aslında Karar’ın bir an önce halletmesi gereken konuların başında geliyor. Merkez gazete olma hedefiyle yola çıkan bir gazetede günlük 10’dan fazla köşe yazarının yer alması önemli ve gerekli. Bu konuda herhangi bir gazetede köşe yazarlığı yapmayan kalibresi güçlü, kalemi kuvvetli, okuru olan yazarlara teklif götürülmesi gerekiyor.
İlk sayılarında en fazla eleştirdiğim konulardan biri de kültür sayfasının olmaması idi. Neyse ki bu yanlıştan erken vakitte döndüler ve ikinci sayfalarını Kültür olarak isimlendirip önemli bir gelişmeye imza attılar. Kültür ve sanatın önemsenmediği, gazete sayfalarından kovulduğu günümüzde her gün tam sayfasını kültüre ayırmasını takdirle karşılıyorum. Keşke bunu iki sayfaya taşısalar J   
Şimdilerde 40 bin tiraj bandında kendine bir yer bulan Karar’a fazlasıyla ihtiyacımız var. Yalan, hakaret, şaklabanlık ve iftiranın rağbet gördüğü günümüzde kararında haberciliğe fazlasıyla susamışız. Kendi davasını savunmak için karşı tarafı yerin dibine batıran anlayıştan bu ülkeye en ufak bir yarar gelmeyeceğini görmüş olmamız lazım. Karar ve kara gibi gazetelerin sayısı arttıkça rahatlayacağız…


3 Mart 2016 Perşembe

Çıkacak her yeni gazete yeni bir heyecan demektir

Önümüzdeki günlerde piyasaya yeni gazeteler çıkacak. Aralarında iddiası olan, tanınmış ve beğenilen köşe yazarlarını bir araya getiren, çıkışı ile birlikte ses getirmesi beklenen gazeteler de var. Hatta bir tanesi hakkında şimdiden baya bir spekülasyon yapılmaya başlandı bile. Ak Parti’nin bölünmesi için çıktığından, parti içindeki muhaliflerin gazetesi olacağına, paralel yapının oyunu olduğundan, yayınlarıyla fitne fesatçılık yapacağına kadar onlarca akıl dışı itham ortalıkta dolaşıyor.
Yaşı müsait olanlar ve az buçuk bizim mahallenin gazeteleri ile haşır neşir olanlar çok iyi hatırlayacaktır; bundan 23 yıl önce de aynı tartışmalar revaçtaydı. 1993 yılında yayınlanmaya başlayan o zamanki adıyla Vakit ve 1994 yılında yayınlanmaya başlanan Yeni Şafak gazetelerinin ilk çıktığı zamanlarda neler neler söylenmişti. O zamanlar İslamcıların sadece Milli Gazetesi vardı. İslamcı kalemler orada köşe sahibiydi. İslamcıların gündemini Milli Gazete benimsiyor, herkes de orada yazanlara göre şekilleniyordu. Milli Gazete’yi bilen bilir; ilk yayınlandığı 1973 yılından bu güne kesintisiz Milli Görüş Hareketi’nin yayın organı olarak kalmıştır. Yayın politikası, haber dili, köşe yazarlarının ana fikri bu minval üzere şekilleniyordu.
Milli Gazete’nin bu tekelini Vakit ve Yeni Şafak kırdı. Bu iki gazetenin ilk çıktığı zaman; gazetelerin bölücü olduğu, davaya ihanet ettiği, Müslümanlar arasında fitne fesat çıkarmak için planlanıp çıkarıldığı, orada yazanların kripto olduğuna dair şayialar yayılmıştı özelde Milli Görüş Hareketi genelde ise İslamcı camia arasında. Hiç unutmam; imam-hatip ortaokula gittiğim yıllarda bir gün bayiden Vakit gazetesi almış, okul bahçesinde göz gezdiriyordum. Okulumuzun Milli Gençlik Vakfı sorumlusu ağabeyimiz, beni elimde Vakit gazetesiyle gördüğünde kanlı bıçaklı olduğu bir hasmını görmüş kadar hiddetlenmiş ve yüksek perdeden “bu gazeteyi nasıl okursun, okuma bu gazeteyi, okuyacaksan Milli Gazete yeter sana!” diye azarlamıştı beni. O tepki karşısında gazeteyi çantama koymak zorunda kalmıştım.
Okur cephesinden durum böyleyken, bu tarz bir gazeteye omuz verenler açısından da durum pek farklı değildi. Özelikle Abdurrahman Dilipak, Mustafa Karahasanoğlu ve Hasan Aksay gibi Milli Gazete’nin ve Milli Görüş’ün farklı kademelerinde görev almış isimler resmen davaya ihanet etmişler gibi karşılanmıştı. Bu işe çok kızanların iddiasına göre; davanın tek gazetesi vardı o da Milli Gazete idi. Yeni Şafak ve Vakit, fitne fesat için vardı. Zinhar okunmamalıydı! Uzun yıllar bu dışlayıcı, yaralayıcı, ötekileştirici durum böyle devam etti.

Bugünlerde yine aynı teraneler seslendiriliyor. Çıkacak her yeni gazeteye hain, fesatçı, kripto gözüyle bakılıyor. Yıllar geçse de durum aynı. Dün Vakit ve Yeni Şafak için kullanılan tabirler bugün Karar ve benzeri gazeteler için hiç çekinmeden sarf ediliyor. En ufak bir eleştiri dahi bölücülük olarak adlandırıldığı için, çıkacak her yeni gazetenin davaya ve lidere eleştirel tavır takınacağından korkuluyor.
Aradan geçen yıllar Yeni Şafak ve Akit gazetelerinin önemini, değerini, gerekliliğini ayan beyan ortaya koydu. Bu iki gazetenin önemi özellikle 28 Şubat günlerinde çok net anlaşıldı. O soğuk ve puslu günlerde bu iki gazetenin karınca kararınca yayınları bize nefes oldu. Körü körüne parti gazetesi olmanın yerine, gerektiğinde yanlış gidişatı eleştirebilen bir gazete olmak, okur üzerinde daha güçlü bir etki bırakmakta. 28 Şubat günlerinde kimse Milli Gazete’nin hangi manşeti attığına bakmadı. Ama Vakit ve Yeni Şafak’ta çıkan en küçük bir haberin bile büyük etkisi oldu.

Bu sebepten dolayı; çıkacak her yeni gazeteyi çok seslilik, çok renklilik ve istişare edilecek yeni bir mekân adına çok önemsiyorum. Mevcut gazetelerin yanına bizden yeni gazetelerin eklenmesinden korkmuyorum. Bilakis bu sayının daha da fazla olması gerektiğine inanıyorum. 

27 Ekim 2015 Salı

Oğlumun göbek bağını nereye gömdüm?


Gazetemizin (Diriliş Postası'nın) genel yayın danışmanı Erem Şentürk’ün bir sözünden mülhem kaleme aldım bu yazıyı. O sözünü okuyunca, buna en uygun hikâye bende var diyerek sarıldım kaleme. Erem ağabeyin altı çizilmesi gereken o sözü: “Biz evlatlarımızın düşen göbeklerini dedelerimizi gömdüğümüz topraklara gömdük. O yüzden, sizin hiçbir kitabınız bize vatan tarif etmeye yetmez!”

3 yaşında, Görkem Çelebi adında bir oğlum var. 2012 Haziran’ında dünyaya geldiğinde, düşen göbek bağını, gönlüme göre bir yer bulursam gömerim diye çantama koydum. Biliyorum göbek bağını bir yere inanarak gömmek hurafedir. Ama oğlumun göbek bağını en azından duygusal bir bağ kuracağı bir yere gömmek istiyordum. Aklımda Sultanahmet Camii ile Eyüp Sultan vardı. Günlük telâşe içerisinde bu iki mekâna da gidemedim ama, Allah, uzak bir diyarı nasip etti. 2012’nin Ramazan’ında bir grup gazeteci arkadaşla birlikte yolumuz Balkanlara düştü. Makedonya ve Kosova’ya gitmek nasip oldu. Tabi bu esnada oğlumun göbek bağı da benimle beraberdi. Üsküp’te geçirdiğimiz birkaç günün ardından Priştine’ye de uğradık. Bizi gezdiren ekip, orada mukim olan, üçüncü Osmanlı Padişahı I. Murad’ın ya da bir başka ismiyle Murat Hüdavendigar’ın türbesine de götürdü. Buralarda Osmanlı padişahına ait bir türbe olduğunu bilmiyordum. Şaşırdım. I. Murad’ın hikâyesini okuyunca daha da şaşırdım. 



Orhan Gazi’den sonra 1363’te tahtta geçen I. Murad, 62 yıllık ömrü hayatında birçok savaşa girip cenk etmişti. Özellikle Balkanlar’a düzenlediği akınlar dillere destan idi. Şehzadeliği döneminde Edirne’yi alarak Balkanlara geçen ve Balkanlarda fetihler yapmaya başlayarak Osmanlı Devleti’nin sınırlarını genişleten I. Murad’ın kırkın üzerinde savaşı yönettiği ve hiç yenilmediği çeşitli kaynaklarda söylenmektedir. 

Gelelim sadede; 28 Haziran 1389’da Haçlı Ordusu ile Osmanlı ordusu, Üsküp’ün kuzeyinde Kosova Ovası’nda büyük bir meydan muharebesine giriştiler. I. Kosova Savaşı olarak adlandırılan bu muharebede Osmanlı ordusu ile Hıristiyan Sırp, Bosna, Eflak, Macar ve Hırvatlardan oluşan Haçlı ordusu sekiz saat süren bir çarpışmaya giriştiler. Hıristiyan ordusu sonunda büyük bir bozguna uğradı. Muharebe bittikten sonra, savaş alanını gezen Sultan I. Murad, ölü taklidi yapan Sırp Miloş Obiliç tarafından hançerlenerek şehit edildi. Böylece I. Murad, savaş sırasında öldürülen tek Osmanlı sultanı oldu. Sağlığında vasiyet ettiği için cenazesi Bursa’ya götürüldü ancak kalbi dâhil iç organları şehit edildiği yere gömüldü ve adına bir türbe inşa edildi. Efsane kuruluşumuz TİKA tarafından restore edilen o türbe, tam 626 yıldır, dimdik orada duruyor. 



Türbeyi ziyaret ettiğimizde, işte dedim, oğlumun göbek bağını gömeceğim özel bir yer. Ve çantamdan göbek bağını çıkarıp, türbenin bahçesinde yer alan kim bilir kaç yüzyıldır ayakta duran çınar ağacının dibine dualarla gömdüm. Türbede yer alan şeref defterine de aynen şu satırları yazdım: “Tarih kitaplarından okuduğumuz Sultan I. Murad’ı Kosova’daki türbesinde ilk kez ziyaret etme bahtiyarlığına eriştim. O büyük padişahın şehit edildiği mekânı görmüş oldum. Ve ne bahtiyarlık ki 21 Haziran 2012’de dünyaya gelen oğlum Görkem Çelebi’nin göbek bağını, bu büyük padişahın türbesinin bahçesine gömdüm. Oğlum Görkem Çelebi, ataları gibi cesur, akıncı, muvahhit ve mücahit olsun diyerek duamı ettim. Sultan I. Murad, ruhun şad olsun, mekânın cennet olsun!”

Bir aylıkken göbek bağını gömdüğüm oğlum şimdi 3 yaşında. Diriliş Ertuğrul ve Filinta, en sevdiği dizi filmler. Hele savaş sahnelerine bayılıyor. Ok atmaya, kılıç sallamaya ayrı bir iştiyakı var. Evin içerisinde Ya Allah diyerek savaşıyor, Haktır Allah diye kılıcını sallıyor. Hanımla birlikte bu oğlan niye bu kadar savaşçı oldu diye düşünürken, göbek bağını şehit padişah I. Murad’ın türbesine gömdüğümüzü hatırladık. Ardından Erem ağabeyin bu sözünü de okuyunca, bizim hikâyemizin eksik parçaları da tamamlanmış oldu. 



Bu arada, Sırplar da boş durmamış, Sultan I. Murad’ın türbesinin 300 metre yakınına, Osmanlı padişahını şehit eden Sırp askeri Miloş Obiliç’in anıt mezarını yapmışlar. Onlar ne yaparsa yapsın; biz evlatlarımızın düşen göbeklerini dedelerimizi gömdüğümüz topraklara gömdük bir kere...

3 Mart 2015 Salı

Diriliş Postası merhaba dedi.


Yıllardır özlemini çektiğimiz; görseliyle, yazar kadrosuyla, habere bakışıyla "farklı bir gazeteye" nihayet kavuştuk... Diriliş Postası, 28 Şubat Cumartesi günü yayın hayatına başladı. Gazetenin genel yayın yönetmeni koltuğunda abimiz, canımız, ciğerimiz Hakan Albayrak oturuyor. Efsanevi Çete dergisinden, Gerçek Hayat’tan, Sancaktar’dan, Ebuzer’den, Bismillah Hotel’den, Kemalizm Terakkiye Manidir’den, Halifesiz Günler’den tanıdığımız, Dengeler Adına Şair Yaptılar Bizi diyen bu adamın olduğu her yerde bereket, hareket ve ümmet vardır...
Diriliş Postası’nda da hareket ve ümmet hemen göze çarpıyor. 20 sayfa çıkan gazetenin 4 sayfası dünya gündemine ayrılmış. Bunun da bir sayfasında Balkan Ekspresi, Turan Yıldızı ve Şimali Kafkas Muhabiri adlı özel köşeler yer alıyor. Başka gazetelerde okuyamayacağımız, yayınlanmayacak özel haberler bu köşelerde arz-ı endam ediyor.



Sadece bu da değil, Afrika’dan, Latin Amerika’dan haberler/ yazılar da gazetenin dünya gündemi sayfalarında yerini almış. Her gazetede ekonomi başlığıyla sunulan sayfalar, Diriliş Postası’nda iktisat sayfası olmuş. Bu değişiklikle ince bir mesaj veriliyor…  Bu sayfaların özel bir de yazarı var, Mevlüt Tatlıyer. Yeni nesil iktisatçılardan. Kalemi kuvvetli, iktisat bilgisi kavi. En netameli konuları gayet sarih bir şekilde açıklıyor, tane tane anlatıyor.

Gazete, yazar kadrosu ile de göz dolduruyor. Selahattin Eş Çakırgil, İsmail Yaşa, Nevzat Çiçek, Fatih Mutlu, Mazhar Bağlı, Saim Tut, Şahan Çoker, İlhami Atmaca, Esra Elönü, Yaşar Yavuz, Erem Şentürk, Cahit Koytak gibi isimler var. Her sayıda ortalama 10 yazara yer veriliyor. Sadece Türkçe yazan yazarlar yok, Arapça, Yunanca ve İngilizce yazan yazarları da var gazetenin.

İlk günlerden tashih hataları göze çarpıyor, umarım buna bir çözüm bulunur. Fontlar biraz daha küçültülürse daha güzel görünür. Farklı ve özgün tasarımıyla dikkat çeken gazete, acemilik günlerini atlatınca, kadrosu tam anlamıyla oluşunca daha iyi bir konumda olacaktır. Günlük Siyasi Gazete sloganıyla yayınlanan bu güzel gazeteye uzun ömürler versin Rabbim...
Ben de nasipse Çarşamba ve Cumartesi günleri Diriliş Postası’nda olacağım. Sizleri de beklerim.


21 Aralık 2013 Cumartesi

Kurşunların da rengi var

Her kış geldiğinde, aklıma Bosna savaşı düşüverir. Soğukların insanı üşütmeye başlaması ile birlikte Bosna’da yaşanan dramı hatırlarım. Su bidonları yüklü kızakları hatırlarım. Kazak üstüne kazak giymiş ama ölümüne üşüyen sarışın çocukları hatırlarım. Beyaz örtülü dağlardan Saraybosna’ya yağdırılan ölümleri hatırlarım… Keskin nişancıların kurşunlarından kaçmak için hiç durmamacasına caddelerde koşan iyi giyimli Saraybosnalıları hatırlarım. Bosna savaşı; hep soğuk bir kışı, soğuk bir kış ise Beyaz Zambaklar ülkesindeki dramı hatırlatır bana.

11 yaşında şahit olduğum bu savaş, beni olgunlaştıran bir öğretmen görevi gördü. 3 sene boyunca hiç bitmeyen bir savaşa uzaktan da olsa tanık olmanın vebali ile yaşadım. Savaşa dair gördüğüm manzaraları çocuk aklımla çözmeye çalıştım, ama hayır hiç birini çözemedim… Şimdi geriye dönüp bakınca savaşın üzerinden tam 18 yıl geçmiş. Oysa daha dün gibiydi. Ekranlardan gördüğümüz manzaralar, gazete sayfalarından okuduğumuz hikâyeler anlatılacak gibi değildi. Toplama kamplarında bir deri bir kemik kalmış erkekler, ağlamaktan kan çanağına dönmüş gözleri ile yollara düşmüş kadınlar, pazar yerinde alış veriş yaparken düşen bir bombayla ağır yaralanmış halde yardım isteyen insanlar… Ve umutsuzluğun dip yaptığı zamanlarda halkına umut, heyecan ve inanç fısıldayan bir adam: Alija İzzetbegoviç…

Tüm bunları “Kurşunların da rengi var” adlı kitabı okuyunca yeniden yaşadım. Türkiye’de yaşayan Bosnalı gazeteci Emine Şeçeroviç Kaşlı, yazdığı bu ilk kitabında; 7 yaşında iken yakalandığı ve 3 yıl boyunca iliklerine kadar yaşadığı savaşı anlatmış. Avrupa’nın orta yerinde, o zamana kadar kardeş ve dost bildikleri Sırplar tarafından maruz bırakıldıkları vahşeti, çocuk gözüyle anlatmış Emine. Kitabı okurken ister istemez bugüne, Suriye’ye gitmek zorunda kaldım. Keskin nişancıların insan avı, aç susuz geçirilen günler, şehirlere düşen bombalar, ölümler, yaralanmalar, katliamlar… 90’larda Bosna’da ne yaşandıysa şimdi aynısı Suriye’de hayata geçiyor. O zaman nasıl dünya Bosna’daki katliama sessiz kaldıysa, bugün de yine aynı dünya, Suriye’ye kör ve sağır. “Etrafta yorumlar yapılıyordu; Dünya izin vermez savaşa, kurtarırlar bizi kesin, uzun sürmez yakında biter diye. İnsanlar hala gerçeği kabul etmek istemiyordu. Bilemezdik dünyanın savaşı film gibi izleyeceğini. Daha düne kadar komşu olduklarımızın dağdan bize ateş edeceklerini… ” Kitapta yer alan bu cümle, 18 yıl önce Boşnaklar tarafından kurulmuş, ama şimdi aynısını Suriyeliler dillendiriyor. Aradan yıllar geçmiş ama acı aynı, ihanet aynı, vurdumduymazlık aynı, yalnızlık aynı… 3 yıl boyunca Sırp ateşi altında ölüm kalım mücadelesi veren Boşnaklar ve şimdi 3 yıl boyunca Baas rejiminin ateşi altında ölüm kalım mücadelesi veren Suriye halkı. Ne acıdır ki; dün topyekûn Boşnakların yanında yer alan İslam dünyası, bugün aynı duyarlılığı Suriye halkından esirgiyor. 



“Bu kitap bir ajitasyon değil” diyerek başlıyor kitaba Emine Şeçeroviç Kaşlı. Gerçekten de okuyanı salya sümük ağlatmak, Boşnakları acındırmak, savaşı doğaüstü bir konuma getirmek gibi bir niyetinin olmadığını sayfalar ilerledikçe keşfediyorsunuz. Kitap, baştan sona, savaşta bir insan nasıl yaşar? sorusunun cevabı aslında. En zor şartlarda dahi umudunu yitirmeyen, en olumsuz durumlarda dahi inancından güç alan insanların düşmanına, savaşa, dünyaya meydan okuması. Ağabeyini bir bombardımanda şehadete uğurlayan, okullarını ziyarete gelen Bilge Kral’ın karşısında içi içine sığmaz bir halde şiir okuyan, Sırp komşularına karşı çocukça suikastlar planlayan, “dünyanın her yerinde savaş vardır” deyip, Saraybosna’yı terk etmek istemeyen küçük bir kızın kitabı bu. Bosna savaşını unutmamak, Suriye savaşını hatırlamak adına bu kitabı okumak lazım…

Not: Bu yazı Sancaktar dergisinin 51. sayısında yayınlandı.

14 Aralık 2013 Cumartesi

Evet, biz R4biacıyız!

Duydum ki bize Rabiacı diyormuşsun, el hak doğrudur; bizler Rabiacıyız. Duydum ki bize Filistinci diyormuşsun, yine el hak doğrudur; bizler Filistinciyiz. Yoksa sen Rabiacı, Filistinci değil misin? Eğer sen “Rabiacı da değilim, Filistinci de değilim” diyorsan, işte o zaman eyvah… Ben Müslüman’ım diyen herkesin Rabia işareti ile gurur duyması, Filistin davası ile hemhal olması gerekir. Ötesi yok bunun… Ötesi kör bir karanlık…

Rabia işaretinin ilk yapıldığı andan itibaren Başbakan Erdoğan, büyük bir samimiyetle bu işareti sahiplendi. Gittiği her yerde, katıldığı her mitingde, yaptığı her açılışta Rabia işareti yaptı ve on binlere de bu işareti yaptırdı. En son, partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında Rabia işareti yaptı ve “biliyorsunuz bazıları bu işaretten çok korkuyor ama biz bu işareti yapmaya, mazlumların yanında olmaya devam edeceğiz.” dedi. Elhamdülillah  Ne mutlu ki böyle bir başbakanımız var. Peki, Başbakan Erdoğan, bu sözü kimin için söyledi? Tabi en başta Büyükelçimizi “istenmeyen adam” ilan eden Mısır’ın darbeci yönetimi için ardından da, “gittiğin her yerde bu işareti yapıyorsun. Ne işin var senin Rabia ile. O kadar çok seviyorsan git Mısır vatandaşı ol. Orada istediğin gibi siyaset yap” diyen, diyebilen ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu için.

Bilmiyorlar ki Rabia işareti sadece Mısır’daki darbecilere karşı değil, dünya üzerindeki tüm darbe meraklıları için, halkını katleden zalimler için, işlenen cinayetler, katledilen insanlar için yapılıyor. Bu işaret, sadece Mısır halkını değil, Türkiye’dekileri, Suriye’dekileri, Filistin’dekileri, velhasıl tüm mazlum coğrafyalardakileri simgeliyor.


Kahire’de doğan, İstanbul’da tasarlanan bu işaret, tüm mazlum halkların ortak işareti. Ancak birileri hala bu işarete alışamadı. Birileri hala bu işaretten korkuyor, ürküyor. Bu işareti karalamak için elinden geleni yapıyor. Kendini Antikapitalist Müslüman olarak vasıflandıran bir yazar, bu işareti masonlarla ilişkilendirdi; “Rabia, Masonik bir işarettir” dedi, diyebildi. Birileri de, bu işaretin tarihte ilk olarak Hazreti Hüseyin’i katleden Yezid tarafından yapıldığını, Hazreti Fatıma’ya atfedilen el işaretine karşı yapılmış bir karşı işaret olduğunu iddia etti. Demek ki Kahireli gençlerin darbeci zalimlere karşı yaptıkları bu işaret, birilerinin fena halde zoruna gitmiş! İnsanları bundan soğutmak için akla hayale gelmeyen lüzumsuz iddialarla akılları bulandırma telaşındalar. Ama bunda başarılı olamadılar, olamayacaklar.


İşaret parmağı havada yapılan “Tekbir” simgesinden sonra, İslam dünyasında en çok bilinen, en çok kullanılan işaret artık Rabia simgesi olacak. Ne mutlu ki tüm dünya Müslümanları gibi Türkiyeli Müslümanlar da bu işareti korkusuzca ve özgüvenle kullanıyorlar. Ama yeterli değil bu. Başbakan Erdoğan’ın bıkmadan usanmadan, inatla sahip çıktığı bu işareti bizler de aynı heyecanla sahiplenmeliyiz. Kimsenin kınamasına aldırmadan, kimsenin iftirasına kanmadan elimiz Rabia olmalı. Bu işaret sadece Ak Partililerin değil, Saadetlilerin, Büyük Birlik Partililerin, Milliyetçi Hareket’e gönül verenlerin, Nur Cemaati mensuplarının, Süleymancıların, Mahmud Efendi bağlılarının da işareti olmalı. “Ne o sen Rabiacı mısın?” diyenlere; “yoksa sen Rabiacı değil misin?” diyebilmeliyiz.

Not: Bu yazı Sancaktar dergisinin 49. sayısında yayınlandı.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Bilge Kral'ın Özgür Suriye Ordusu'nu Ziyareti

Özgür Suriye Ordusu askerlerinin bir haftadır gözüne uyku girmiyordu. Müjdeli haberi aldıkları günden beri, heyecandan ne yapacaklarını bilmez bir halde geçiyordu saatler. O büyük komutan, Bilge Kral Alija İzzetbegoviç, Halep’e gelecek ve Özgür Ordu’nun vatanları için savaşan civanmert askerlerine hitaben bir konuşma yapacaktı. Aldıkları bu haberden sonra tüm hazırlıklarını tamamlayan birlikler, nihayet büyük komutanı hazırolda bekliyordu.
Bosna savaşından kalma haki renk bir askeri üniforma, başında beyaz zambaklı beresi ve yüzünde tebessümü ile göründü Alija İzzetbegoviç. Ağır adımlarla geldi. Özgür Ordu’dan çıt çıkmıyordu. Uzaklardan gelen bomba sesleri de olmasa, Halep’te zaman durmuş sanılırdı. Kendisi için hazırlanan platforma emin adımlarla çıktı koca komutan. Yüzünü Özgür Ordu’nun aydınlık yüzlü savaşçılarına döndü ve Bosna savaşından beri duyulmayan gür bir ses tonu ile “Esselamü Aleykum” dedi. Hep bir ağızdan “Ve aleykum selam” diye aldı Özgür Ordu’nun savaşçıları, Bilge Kral’ın aziz selamını...  
Selamın ardından, tane tane konuşmaya başladı. O Boşnakça konuşuyor, yanındaki bir asker söylediklerini Arapça’ya tercüme ediyordu.
“Bismillahirrahmanirrahim. Görüyorsunuz, Allah bizi zor bir imtihandan geçiriyor. İnsanlarımız boğazlanıyor; kadınlarımız, çocuklarımız öldürülüyor; camilerimiz yıkılıyor ve biz ne onları, ne de onların kadınlarını ve çocuklarını öldürmek istiyoruz. Bunu yapmak istemiyoruz. Çünkü, bazı istisnalar olsa da, bu bizim tarzımız değil.”
Savaşa ve cihada dair tecrübelerini paylaşmak için buradaydı. Bosna ordusu gibi yokluklar içerisinde sıfırdan meydana gelen Özgür Ordu’nun da, aynı dava uğruna savaştığına şahitlik edip, İslam Birliği’ne olan inancını tazeledi ve Allah’a şükretti...
“Allah, Kur’an’da savaşmamızı emrediyor. Ve bizler savaşmalıyız. Bu iki yıl boyunca, savaşmaksızın kurtuluşun mümkün olmadığına kendimizi ikna ettik. Tüm hayat bir mücadeledir ve yalnızca bu büyük gerçeği görenlerin hayatta kalma şansı vardır. Yüce Allah’a şükürler olsun ki, bizler savaştık ve bugün, burada, sizlerle birlikte olmaktan onur duyuyorum.”
Aramızda ayrı gayrı yok bizim. Ben sizdenim siz bendensiniz diye geçirdi içinden. O yüzden sizden bahsederken aslında kendimden, bizden bahsediyorum.
“İnsanların kendilerinden bildikleri bir ordu olmak zorundayız. Böylece, yenilmez olacağız. Eğer halkımızı kendi yanımıza çekebilirsek, bu dünyanın bütün şeytanları toplansalar dahi bizimle savaşamazlar. Ayrıca, insanlardan şüphelenmek yerine onlara inanın. Herkesin bir kusuru olabilir. Çok ciddi değişimlerin yaşandığı bir zamandayız. Bir halkın başına böyle bir şey bin yılda bir gelir. Ne yiyeceğimiz ne de cephanemiz var. Ancak yine de savaşacağız ve kazanacağız. Hepsi bu. Halkımız iyi ve cesurdur.”
1993 yılında, kuşatma altındaki Saraybosna’da, Bosna ordusuna yaptığı konuşma geldi hatırına. Şehadete duyulan istek; coğrafyalar değişse de, kültürler değişse de, ırklar değişse de hiç tükenmiyordu. İçinden Allah’a bir kez daha şükretti. Ve Özgür Ordu’nun komutanlarına döndü yüzünü:
“Şimdi askerlerinize gideceksiniz ve onlarla konuşacaksınız. Onlara şimdi size anlattıklarımı anlatın. Savunmasız insanlara zulmetmesinler. Ancak halkın ordusu olduğumuzda ve insanlar bizden korkmadığında muzaffer olabiliriz. İnsanları tehdit eden bir ordu perişandır. Muzaffer olamaz. Bugün, bütün gücümüz halkımızdan gelmektedir. Biz halka aidiz, gücümüzü onlardan alıyoruz. Yiyeceğimizi ve içeceğimizi tıpkı bir bitki gibi onlar bize veriyor.”
Avrupa’nın orta yerinde yaşadıkları trajedi, bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. O zor günlerde sadece Allah’a güvenmişlerdi. Bir de, bir avuç Bosnalı Müslüman’ın cesaretine. Ne olursa olsun intikam hırsına yenik düşmedikleri için bir kez daha Allah’a şükretti. 
“Görüyorsunuz savaşıyoruz. Bizler özgürlük için mücadele veren, kimseden nefret etmeyen bir halkız. Kısmen cesaretimiz, kısmen de bilgeliğimiz ve iyiliğe yönelmemiz suretiyle amacımıza ulaşmak isteyen insanlarız. İnsanlara karşı nefret hissetmiyorum. İnanın bana. Tüm bu acı tecrübelerden sonra dahi insanlardan nefret etmiyorum. Her şeyin güzel neticeleneğine ve bu cehennemden bir çıkış olduğuna dair ümit etmemi sağlayan şey budur işte. İnsanlar suçluların cezalandırılacağına inanıyorlar. Ancak kör intikam üzerine kimse konuşmuyor. İnsanlar, bizim savaşımızdan, savunmamızdan, köylerimizi ve kasabalarımızı özgürleştirme ihtiyacımızdan söz ediyorlar. Ancak, kör nefret üzerine tek bir kelime bile yok. Bu bir teselli kaynağı.”
Bosna savaşında nice koç yiğitler toprağa düşmüştü. Şimdi de zalim bir rejime karşı savaşan Suriye’nin koç yiğitleri bir bir toprağa düşüyor. Vatanımız özgür olsun diye savaşan babalar, evlatlarını kendi elleriyle toprağa vermek zorunda kalıyor. Rabbim bu acıya dayanma gücü versin diye mırıldandı. Bu sözlerim size, der gibi baktı komutanların gözlerine:
“En çok önem verdiğim bir şeyi söylemek istiyorum. Askerlerin hayatına değer verin. Bu sizin göreviniz, sorumluluğunuz. Bazen değer vermek yetmiyor. Bazı eylemler iyi planlanmadı. Fazla insanımız yok. İnsanlar en büyük hazinemiz. Onlara değer verin ve onları koruyun. Ne yazık ki bu bir savaş. İşimiz yaşamla ve ölümle alakalı. Ölmek ve öldürmek kaçınılmaz. Ancak, önemli olan bu oranı mümkün olduğunca azaltmak. Eğer bir eylem, iyi planlanır, profesyonel bir biçimde ve asker bir tarzda hazırlanırsa kayıplar azaltılabilir. Biz küçük bir halkız. Öyle olmasak bile, bu insanlar anne-babalarının evlatları. Sizin emrinizde olan bir çocuk, ailesinin her şeyidir. Askerlerimizin hayatlarına değer verin.”
Bir ülke için, savaşın ardından yeniden ayağa kalkmak çok zor oluyor. Savaşta aynı cephede omuz omuza savaşanlar, barış zamanında farklı kamplara ayrılabiliyorlar. Ülkelerinin kurtuluşu için anlaşanlar, o ülkenin nasıl yönetilmesi gerektiği konusunda ayrılığa düşebiliyor. Bu önemli konuya da değinmek istedi.
“Allah’ın yardımıyla, barışa ulaştığımızda güzel bir cumhuriyet kuracağız. Bu cumhuriyet, dinlerin, ulusların ve politik kanaatlerin eşitliği ilkesi üzerine inşa edilecek. Bu, onun ilk yasası olacak. Bir kanun daha ekleyelim: Cumhuriyetimiz, Müslüman halka karşı yeni bir katliamı imkânsız hale getirecek türden bir cumhuriyet olacak.”
Özgür Suriye Ordusu’nun yekvücut olmuş askerlerine göz gezdirdi. Her birinin gözünün içine tek tek baktı. On yıllardır Suriye’yi acımasızca yöneten Esad ailesine karşı vatanlarını savunan yiğitlerin gözlerinin içi gülüyordu. Derin bir nefes aldı ve son cümlelerini söyledi.
“Şöyle düşünün; kim bu ülke için çalışıyorsa iyidir. Diğerleri ise kötüdür. Eğer bu kıstası kabul ederseniz yanlış yapmazsınız ve adaletsiz davranmış olmazsınız. Bunu böyle bilin ve bu zemin üzerinde birlik için çalışın. İzin verirseniz daha önce de yaptığım gibi, sözlerimi bir şiir ile noktalayacağım: Allah’ın izniyle yemin ediyoruz. Asla esir olmayacağız…”
Bilge Kral sözlerini tamamlayınca, yanındaki asker, olanca sesiyle; “Tekbir” diye haykırdı. Tüm askerler hep bir ağızdan “Allahu Ekber” diye inletti Halep ovasını… Bilge Kral, bir kez daha Allah’a şükretti. Sağ elini beresine götürdü ve Suriye’nin evlatlarını selamladı…

Not I: İtalik ve bold harflerle yazılan satırlar Alija İzzetbegoviç’in farklı tarihlerde Bosna ordusuna yaptığı konuşmalardan alınmıştır. Kaynak: Yöneliş yayınları / Bosna Mucizesi [2003]

Not II: Bu yazı Sancaktar Dergisi'nin 47. sayısında yayınlanmıştır.

15 Mart 2012 Perşembe

Adem Özköse ve Hamit Coşkun'a özgürlük

18 mart 2011’de suriye’de başlayan halk ayaklanmasının üzerinden bir yıl geçti.
gayriresmi rakamlara göre içinde çocukların da olduğu 20 binden fazla insan beşar esad’a bağlı silahlı güçler tarafından katledildi.
dünya kamuoyu aradan bir yıl geçmesine rağmen komşumuz suriye’deki bu vahşeti görmezden geldi. halen aynı duyarsızlık devam ediyor.
suriye’de yaşanan dramı dünyaya duyurmak için gazeteci arkadaşlarımız adem özköse ve hamit coşkun bir hafta önce idlib’e gittiler.
amaçları baas rejiminin dünyayla irtibatını kopardığı yardıma muhtaç suriyelilerin sesini dünyaya duyurmaktı.
arkadaşlarımız son olarak 5 gün önce bizimle irtibat kurdular. ancak o günden sonra bir daha kendilerine ulaşamadık.
5 gündür haber alamadığımız adem özköse ve hamit coşkun’un hayatından endişe ediyoruz.
suriye’den arkadaşlarımızla ilgili hayırlı bir haber beklerken idlib’ten, hama’dan, humus’tan ve diğer şehirlerden katliam haberleri alıyoruz.
türkiyeli gençler olarak arkadaşlarımıza ulaşılması için hükümet yetkililerinden somut adımları atmasını bekliyoruz.
adem özköse ve hamit coşkun için hükümet yetkilileri göreve çağırdığımız gibi, suriye’de katledilen masum siviller için de gerekli adımların atılmasını istiyoruz.
biz “komşusu açken tok yatan bizden değildir” anlayışıyla büyüyen bir toplumun fertleriyiz.
yanı başımızda komşu suriye halkı baas güçleri tarafından katlediliyor ve bizim gözümüze uyku girmiyor.
dengeler adına değil, insanlık adına yetkililerin bir an evvel harekete geçmesini talep ediyoruz.

biz adem özköse’ye özgürlük istiyoruz!
biz hamit coşkun’a özgürlük istiyoruz!
biz kardeş suriye halkına özgürlük istiyoruz!


16 Temmuz Gençlik Hareketi

6 Şubat 2012 Pazartesi

Maskeler Suriye'de düşüverdi

Bir yanımız Arap Baharı’nın neşesi ile dolarken, bir yanımız komplo teorilerinin karanlık sularında balık avlamaya devam ediyor. Tunus’un diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali koltuğundan olurken, “sıra Hüsnü Mübarek’te” diye sevinenler. Tahrir meydanını dolduran yüz binlere bakıp; “işte özlediğimiz devrim bu” diyenler. Nedense devrim sırası Suriye’ye gelince, ayaklarının üzerinde terse dönüp, en galiz sözlerle devrime kara çalmaya başladılar. İşin içerisine mezhep taassubunu sokuşturup, güya orta yolu bulacakmış edasıyla köşeli laflar etmeye başladılar. Tunus’ta, Mısır’da, Bahreyn ve Yemen’de olanlar “hürriyet ve adalet” mücadelesi olarak selamlanırken, Suriye’de kan gövdeyi götürmesine rağmen bir suskunluk, bir görmezden gelme hatta daha ileri giderek bir itibarsızlaştırma, bir memnuniyetsizlik hali baş göstermeye başladı. Daha öncesinde sayfalarını, internet sitelerini devrim haberleri ile süsleyenler nedense konu Suriye olunca küstah bir çaresizliğe büründüler. Hama katliamına ağıt yakan “mücahit ağabeyler,” koca bir ülkenin Hama’ya çevrilmesine ses çıkarmamayı tercih ettiler. “Ortadoğu uzmanı” payesiyle İslami camianın ekranlarını ve sayfalarını işgal edenler, Suriye mevzunda ulusalcılarla kol kola girmekten geri durmadı. Hatta içlerinden bazıları, işi mezhep çatışması boyutuna kadar taşıyıp, izandan nasipsiz tavırlar sergiledi. Felaket tellallığı yapıp ortalığı bulandırmanın şehvetine kapıldı.

Arap Baharı’nın yaşandığı ülkeler içerisinde Suriye, adeta bir turnusol kağıdı işlevi gördü. Mazlum ile zalim, gerçek ile yalan, gece ile gündüz, hakikat ile hurafe ortaya çıktı. Kimin gerçekten kardeşlikten bahsedip ümmet şuuru ile hareket ettiğini, kimin kırmızı çizgilerinin ümmet adına değil; mezhebi, ideolojisi, siyasi görüşü adına çizildiğini gösterdi. Elinde megafonla Mısır konsolosluğuna koşanlar, nedense Suriye konsolosluğu önünden geçmez oldu. Beyazıt meydanından Mısır İhvanı’na selam yollayanlar, Suriye ihvanı’nı görmezden geldi. İsrail’e karşı şanlı bir mücadele örneği gösterip kalbimizde taht kuranlar konu Suriye olunca sınıfta kaldı. Suriye’de yaşanan vahşete, Baas rejimi ve Nusayri azınlığın yaptıklarına ses çıkarmayanlar, bundan sonra ne’den bahsederse etsin, mazlum halkların gözünde kaypak bir yalancıdan başkası olamayacaklar. Ancak her şeye rağmen, Suriye halkını yalnız bırakmayanlar da var. Meydanlara çıkıp, konsolosluk önlerine varıp ellerine semaya kaldırıp zafer için dua edenler... 

4 Şubat 2012 Cumartesi

Şimdi tüm Suriye Hama'dır, Humus'tur...

Dün Gece Alemlerin Efendisinin dünyayı teşrif edişinin yıldönümüydü. Tüm dünya üzerinde milyonlarca Müslüman, bu geceyi salavatlar ve dualarla ifa etti. Ancak Suriye'de yaşayan Müslümanlar, gecelerini bombalar, kurşunlar ve ateş altında geçirdi. Humus kenti, Beşar Esad güçlerince havadan ve karadan bombalanıyor. Yüzlerce ölü ve yaralı var... Böyle bir katliam karşısında diyecek hiç bir şey bulamıyorum. Peygamber efendimizin doğum gününde böyle bir katliamın yapılıyor olması, büyük bir kinin ve hıncın da göstergesi aslında. Katliamların hiç bir mazereti yok aslında. Dış güçlerin oyunu, emperyalistlerin planı ve benzeri sloganik sözlerin değeri yok artık. Eli kanlı zalim Esad, ecelinin geldiğinin göstergesi olarak cami duvarına işemekten geri durmuyor. Babasını da sevmediğimiz bu zalim adamın sonu da çok acıklı olacak, buna inanıyorum...

Asker, devrimin intikamını aldı

Mısır’ın Port Said kentinin takımı olan El Masri ile ülkenin en büyük futbol kulüplerinden olan El Ehli arasında önceki gün gerçekleşen karşılaşma, 76 kişinin hayatını kaybettiği bir katliama dönüştü. Bir maç sonrası bu kadar kişinin hayatını kaybetmesi, önemli bir olaydır; ve basit bir şekilde iki taraftar grubu arasında çıkan kavga buna sbep olarak gösterilemez. Olayın arka planı, acı bir provokasyonu gösteriyor. Başkent Kahire takımlarından olan El Ehli’nin taraftar grubu "Ultralar", tüm Mısır genelinde polise karşı verdikleri mücadele ile nam salmış, diktatör Hüsnü Mübarek’i koltuğundan eden devrimde de ön saflarda yer almıştı. Maç devam ederken ve bittiğinde Ehli taraftarları ülkedeki askeri yönetimi protesto edip “Cunta defol” diye bağırıyorlardı. Maç sonrası El Masri taraftarları bilinçli bir şekilde cunta defol diye bağıranların üzerine salındı. Ordu ve polis de olanları seyretmekle yetindi hatta çıkış kapılarını kilitledi, kaçmaya çalışan Ehli taraftarlarının ezilerek can vermesine olanak tanıdı. Görgü tanıkları, askerlerin de bizzat taraftar üzerine ateş açtığını söylüyor.

"Ultralar Ehli" grubunun 2007’deki kuruluşundan beri polis ve ordu ile arası hiçbir zaman iyi olmadı. Ehli taraftarları Tahrir gösterilerinde ezeli rakipleri olan diğer bir Kahire takımı Zamalek taraftarları ile güçlerini birleştirdiler. Sokak çatışmalarında tecrübeli, gözyaşartıcı bombalara alışkın olan Ultralar, Tahrir’de göstericilerin koruması haline gelmişti. Ultralar devrimden sonra da askeri yönetime karşı yapılan gösterilerde yer alıyordu. Askerin olayları engellemeyerek Ultralar’dan intikam almak istemiş olabileceği düşünülüyor ki, bu iddia gözardı edilmeyecek kadar önemli. Mısır halkı şimdi cenazelerini toprağa verdi ama stadtaki ateş, tüm ülkeye yayılmış durumda. Umarım; askeri yönetim bir an önce yerini sivil yöneticilere bırakır. 

27 Ocak 2012 Cuma

"Kahrolsun İsrail" demek, en doğal hakkımızdır

Türkiye'de gündem farklı davalara kilitlense de, bugün Kayseri'de ilginç, ve bir o kadarda lüzumsuz bir dava görülüyor. Bilmiyorum haberiniz var mı; Kayseri Kadir Has Kongre ve Spor Merkezi'nde Kayseri Kaski Spor ile İsrail’in Maccabi Bnot takımları arasında oynanan EuroCUP kadınlar basketbol müsabakası sırasında Filistin bayrakları açtıkları ve yine hep birlikte "Kahrolsun İsrail" şeklinde slogan attıkları gerekçesiyle 30 genç hakkında “Din, Dil, Irk, Etnik Köken, Cinsiyet Veya Mezhep Farkı Gözeterek Hakaret” suçlamasıyla dava açıldı. Söz konusu davada 30 genç, Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un 14/2 ve TCK'nun 53/1 maddelerinden 1 yıl hapis cezası istemiyle yargılanmaktalar. 

Başbakan Erdoğan'ın dahi her fırsatta tepkisini gösterdiği işgalci ve terörist bir ülke hakkında en doğal hakları olan protestolarını yapan gençlerin bu şekilde cezalandırılmaları akıl ve izanla izah edilecek bir konu değil... Kim ne derse desin, bu ülkede bu davanın açılmış olması dahi utanç verici bir durum. Bu davayı açanları, bu davanın açılmasına göz yumanları kınıyorum. Ne mutlu ki; başta İstanbul olmak üzere bir çok ilden otobüsler dolusu Filistin dostu, dava açılan gençlere destek vermek için dün Kayseri'ye gitti. Tepkilerini mahkeme önünde gösterecekler. Umarım, bu dava başladığı gibi biter, bu utanç tiyatrosu beratla sonuçlanır.

İnsan onur ve haysiyetini ayakta tutan erdemli gençlerle aynı düşünceyi paylaşıyorum ve onlarla beraber tekrar haykırıyorum:  
Kahrolsun İsrail: Bebekleri ve sivilleri katlettiği için.
Kahrolsun İsrail: Filistin topraklarını işgal ettiği için.
Kahrolsun İsrail: Mescid-i Aksa’ya ve kutsallara saldırdığı için.
Kahrolsun İsrail: Kendi din ve ırkından olmayanları aşağı gördüğü için.
Kahrolsun İsrail: Din, dil, ırk farkı gözeterek her türlü zulmü yaptığı için.
Kahrolsun İsrail: Mavi Marmara’ya saldırdığı için.
Kahrolsun İsrail'in Yandaşları:  Zulme Ortak Oldukları İçin...

24 Ocak 2012 Salı

Hasan El Benna'nın düşleri gerçek oluyor

30 yıllık Hüsnü Mübarek rejiminin devrilmesinin ardından yapılan ilk demokratik seçimlerin resmi sonuçları açıklandı. Mısır halkının on yıllar sonra ilk kez özgür iradeleri ile yaptıkları seçimin galibi, Mısırlı Alim Hasan El Benna'nın kurduğu ve uğrunda şehit düştüğü Müslüman Kardeşler'in Hürriyet ve Adalet Partisi oldu. 508 sandalyeden oluşan Mısır Halk Meclisi için yapılan üç aşamalı seçimlerin sonucunda, Hürriyet ve Adalet Partisi yüzde 47.18 oy oranı ile 235 milletvekili çıkardı. Selefi çizgideki Nur Partisi yüzde 24.29 oy oranı ile 121 koltuk kazanırken, Mısır'ın en eski partisi olan Liberal çizgideki Vefd, yüzde 9'a yakın bir oy oranı alarak 38 milletvekilliği kazandı.

Hüsnü Mübarek döneminde siyaset yapmasına izin verilmeyen, mensupları baskı altında tutulan, yöneticileri sık sık hapse atılan, suikastlar ve idamlarla şehit edilen Müslüman Kardeşler, tek adam rejiminin devrilmesinin ardından yapılan seçimlerden halkın teveccühünü kazanarak çıkmış oldu. Şimdi omuzlarında büyük bir sorumluluk var. Mübarek sonrasının Mısır'ını inşa edecek olan İhvan, umarız Mısır halkının isteği doğrultusunda bir yönetim sergiler. Tek adamlıktan, askeri yönetime evrilen Mısır, demokratik bir yönetimi fazlasıyla hak ediyor. Tahrir'in gençleri bunu istiyor.

20 Ocak 2012 Cuma

Arakibli köylülerin şanlı direnişi

Arakib köyünü bilir misiniz? Bu köye dair bir şeyler duydunuz mu? Büyük ihtimalle Arakib ismini ilk kez burada okuyorsunuz. Bu kadar hızla değişen bir gündem içerisinde sesini duyurmaya çalışan Arakib köyü, Filistin'in 1948 yılında işgal edilen En-Nakab bölgesinde yer alıyor. Onu diğer köylerden ayıran en önemli özellik ise, İsrail'in bu köyü ortadan kaldırmayı kafasına koyması, elinden geleni yapması ancak Arakibliler'in de tüm bu yapılanlara karşı direnişi.  

İsrail, ağaçlandırma yapılacağı gerekçesiyle bu küçük Filistin köyünü 2 yıl içerisinde tam 34 kere yıktı... Arakib köyü tam 34 kez tarumar edildi. Buldozerler köydeki evleri tek tek yıkıyor ama köylüler köyü terk etmiyor. İsrail buldozerleri yıkım çalışmasını bitirdikten sonra yeniden toparlanan köylüler, derme-çatma da olsa evlerini yeniden inşa ediyorlar. İsrail, belirli zaman aralıklarında buldozerlerle köye baskın yapıp evleri tekrar yıkıyor. Bu işlem iki yıl içinde tam 34 kez tekrar etti. Ne köy sakinleri pes ediyor, ne de işgalci İsrail güçleri baskı, yıkım ve yıldırma politikalarından vazgeçiyor. Köylerinde 34. kez yıkım yapılmasına rağmen, evlerini yeniden yapacaklarını belirten Filistinli köylüler, Siyonist rejimin niyetini gayet iyi bildikleri için topraklarını hiçbir surette terk etmeyeceklerini söylüyorlar. Ne diyelim; İsrail'in topu tüfeği, buldozeri varsa Arakibliler'in de bitmek bilmeyen inadı, sabrı var. 

18 Ocak 2012 Çarşamba

Hrant Dink, vurulduğu yerden kalkamadı

Bu topraklar çok acı gördü. Çok çileye, ezilmişliğe, horlanmaya, cinayete, işkenceye, ızdıraba, gözyaşına şahitlik etti. Bu topraklarda birileri yeri geldi sürüldü, yeri geldi kovuldu, yeri geldi kapı dışarı edildi. Bu topraklarda birileri görmezden gelindi, yok sayıldı. Kimimiz fazla Müslüman diye dövüldü, aşağılandı, asıldı. Kimimiz Türklüğü az olduğu için hapsedildi, kovuşturuldu, yol ortasında ensesinden vuruldu. Bu topraklarda Türk'ü, Kürd'ü, Ermeni'si, Rum'u, Çerkez'i, Laz'ı, Arab'ı bir türlü ağız tadıyla yaşayamadan ölüp gidiyoruz. Ne yazık ki sadece yaşamımız değil, ölümümüz de ağız tadıyla olmuyor. 2007'de öldürülen Hrant Dink'in davası nihayet 5 yıl sonra sonuca bağlandı. Ama ne hikmetse mahkemden toplumun beklentisine uygun bir cevap çıkmadı. Mahkeme, cinayetin örgüt işi olmadığına, bireysel bir macera olduğuna hükmetti. Tetikçiler cezalandırıldı ama cinayetin arkasındakiler es geçildi. Cinayet, bir kaç heyecanlı gencin lüzumsuz işi olarak isimlendirildi. Biliyoruz ki bu cinayet, örgütlü ve planlı bir şekilde işlendi. Bilinmeli ki; bu dava bitmedi. Umarız Yargıtay, vicdanları acıtmayacak bir karar verir...

Sözü burada, Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin'e bırakalım; "Devletin siyasi cinayet geleneği sürüyor. Gelenek bozulmadı. Devlet, muhaliflerine yönelik tutumunu değiştirmedi. Arat Dink, Hrant Davası açıldığında (bizimle dalga geçiyorlar) demişti. Bugün gördük ki; dalganın en büyüğü bugüne saklanmış. Bu karardan anladık ki; Hrant'ı büyük bir çete değil, birkaç kişi öldürmüş. Bunu kabul etmiyoruz. Hrant Dink davası, aydınlığa çıkmak için büyük bir fırsattı. Bu fırsatı kullanmak istemediler. Devlet, muhaliflerini yine ötekileştirdi. Dün öteki olanlar, bugün kendilerini ötekileştirenlerle uzlaştı. Bugün uzlaşanlar unutmasınlar, kendileri de uzlaştıkları tarafından yenilirler. Bu dava bitmedi. Bir safhası kapandı. Biten komedi dosyasıdır. Bu dava yeni başlıyor. Tetikçilerin yargılandığı bu davada, aslında failler bütün çıplaklığıyla ortaya çıktılar. Karanlıkların sorgulanmasına faillerin yargılanmasına ve dava biz bitti diyene kadar devam edecek..."

16 Ocak 2012 Pazartesi

Freiburg'da rüya gibi bir 10 gün...

2011'in son haftası ailece Almanya'nın Freiburg şehrindeydik... Bu soğuk kış vaktindeki ziyaretimizin sebebi; ağabeyimin oğlu yeğenim İbrahim'in düğünüydü. Düğüne gitmeye karar verdiğimiz de, bir ülkeden başka bir ülkeye, daha doğrusu AB üyesi bir ülkeye gitmenin meşakkatini, zorluğunu görmüş olduk. Vize uygulamasının ne menem bir eziyet olduğuna şahitlik ettik. Alacağımız 10 günlük "izin" için, 40 tane evrağı bir bir toplamak, SGK'dan nüfus müdürlüğüne kadar bir çok resmi dairenin kapısını çalıp beklemek zorunda kaldık. Sınırların kalktığı, dünyanın küresel bir köy haline geldiği bu yüzyılda "vize uygulaması" kadar çağ dışı ve insanlık dışı bir muamele olamaz herhalde... Tüm evrakları toplayıp, konsolosluğun kapısını çalıp, o ülkeye kabul edilmeyi beklerken insan, kendini dışlanmış, horlanmış birisi olarak görüyor. Bu böyle devam etmemeli; vize uygulamasının kaldırılması ya da en azından yumuşatılması gerekiyor. Bu şekilde bir ayrımcılığa maruz kalmak, Türkiye gibi gelişen bir ülkeye yakışmıyor.
Şükür ki; Almanya'ya gidip orada temelli kalmayacağımızı(!) belgeleyen gerekli evrakları teslim edip vizemizi aldık. Ve nihayetinde Freiburg'a vasıl olduk... Almanya'nın güneyinde yer alan bu küçük ve tarihi şehri, kısıtlı bir zaman dilimi içerisinde gezmek, dolaşmak; farklı bir kültürü, medeniyeti gözlemlemek bize fazlasıyla keyif verdi. Bundan tam 30 yıl önce, gurbetçi bir ailenin, gurbette doğan ilk çocuğu olarak, hayata gözlerimi açtığım bu şehrin havasını teneffüs etmenin keyfine vardım. İnsan yine de bir bağ kuruyor doğduğu şehirle, onu hissettim... 30 küsur yıldan beridir bu şehirde yaşayan ağabeyimi ve yeğenlerimi yaşadıkları yerde görmenin ve onların hayatına kısa bir süreliğine de olsa şahitlik etmenin güzelliğini de yaşadık. Hep onlar bize gelecek değil ya, bu sefer de biz onlara gittik. Kuralların hakim olduğu, düzen kültürünün baskın olduğu, klasik Alman disiplininin yaşandığı Freiburg; eşimle vardığımız görüş birliği sonucu, George Orwell'in 1984 romanını anımsattı bize... Almanya'nın bu en güneş alan şehrinde, deyim yerindeyse güneşe hasret kaldık. Sabah uyandığımızda kapalı bir hava, gündüz kapalı bir hava ve erken kararan bir hava... Bizim gibi Akdeniz insanlarına oldukça yabancı bir iklimi yaşadık Freiburg'da. 
"İslam Toplumu Milli Görüş"ün Camii'nde Avrupa'yı yurt kabul eden (Vatan değil) gurbetçilerimizle omuz omuza yatsı ve Cuma namazımızı eda ettik. Onların bu ülkeye kattığı değeri, bu ülkeden beklentilerini, Türkiye'ye bakış açılarını görmüş olduk. Her türlü dış etkene rağmen kendi dinlerini, kültürlerini, adetlerini yaşamaya gayret etmelerini takdirle karşıladık. Ziyaret süremiz kısa olduğu için elimizden geldiğince şehri gezmeye çalıştık. Tabi bu arada, ikram etmek için meşhur Alman çikolatası ve hediyelik bir kaç şey de almayı ihmal etmedik :) Bu kısa zaman diliminde bizleri en güzel şekilde ağırlayan, misafir eden ağabeyim ve yeğenlerime, Şen ailesinin tüm fertlerine, Frankfurt'tan Freiburg'a gelerek, bizleri yalnız bırakmayan akraba ve hemşehrilemize ne kadar teşekkür etsek azdır. Allah, tüm gurbetçilerimizin yardımcısı olsun...

13 Ocak 2012 Cuma

Yeniden Bismilllah...

Hayatın hızlı akışı insanı yoruyor. Hele de yaptığınız meslek, saatler ve dakikalar üzerinden hesaplanıyorsa daha bir stres ve daha bir yorgunluk düşüyor payınıza. Belki ilk kez bu blogda kendimden bahis açıp hasbihal ediyorum. Her gün yazmaya çalıştığım bu bloğu, iş, güç ve hafiften tembellik ederek ihmal ettiğimi görmek üzüyor beni. Bu sebepler arasında, katıldığım 2 blog yarışmasından da eli boş dönmemin çok önemli bir yeri var. Çok inandığım ve güvendiğim bu yarışmalardan elenmek, yılgınlık ve soğukluk olarak döndü bana. Bu travmayı atlatmak kolay olmadı. İnşallah bugünden sonra yine eskisi gibi canlanacak bu site. Vira bismillah...